Bilim ne diyor: ABD neden Grönland’ı istiyor?

HABER MERKEZİ
Oluşturulma Tarihi: Ocak 12, 2026 18:00
Dünyanın en büyük adası Grönland, yalnızca devasa buz örtüsüyle değil, altında sakladığı iddia edilen doğal kaynak zenginliğiyle de yeniden gündemde.
Kritik hammaddelerden (lityum ve nadir toprak elementleri gibi) değerli metallere, hatta petrol ve gaza kadar uzanan bu potansiyelin, enerji dönüşümünde kilit rol oynayabileceği belirtiliyor.
Uzmanların altını çizdiği temel nokta şu: Grönland’ın buzdan arınmış alanı, adanın toplam yüzeyinin beşte birinden bile az. Yani “görünen” bölge büyük olsa da asıl bilinmezlik, kilometrelerce buzun altındaki geniş coğrafyada. Bu da, henüz haritalanmamış ya da doğrulanmamış çok büyük kaynakların bulunabileceği ihtimalini güçlendiriyor.
PETROL VE GAZ İDDİASI
ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu’nun (USGS) bazı değerlendirmelerinde, Kuzeydoğu Grönland’ın karadaki alanlarında (buzla kaplı bölgeler dahil) yaklaşık 31 milyar varil petrol eşdeğeri hidrokarbon olabileceği öne sürülüyor. Kâğıt üzerindeki bu ölçek, doğal olarak iştah kabartıyor; çünkü enerji piyasasında “oyun değiştirici” olabilecek düzeyde bir potansiyele işaret ettiği düşünülüyor.
Ancak mesele sadece rezervin büyüklüğü değil. Grönland’da arama ve üretim, dünyanın pek çok bölgesine kıyasla çok daha zor: Uzaklık, iklim, kısa çalışma sezonları, altyapı eksikliği ve lojistik maliyetler… Bu yüzden “büyük potansiyel” söylemine rağmen ticari keşiflerin sınırlı kaldığı; özellikle karadaki sedimanter havzalar için bile masrafların caydırıcı olabildiği ifade ediliyor. Öte yandan, adanın çevresindeki deniz alanlarında da geniş petrol sistemleri bulunabileceğine yönelik araştırmaların arttığı aktarılıyor.
JEOLOJİK ZENGİNLİK
Jeologlar açısından Grönland’ı eşsiz kılan şey, 4 milyar yıla uzanan karmaşık jeolojik geçmişi. Dünyanın en yaşlı kayaçlarından bazıları burada yer alıyor. Hatta “doğal” (göktaşlarıından gelmeyen) büyük demir kütleleri gibi sıra dışı oluşumlardan söz ediliyor. Ayrıca 1970’lerde elmas taşıyabilen kimberlit yapılar keşfedilmiş olsa da, zorlu koşullar ve maliyetler nedeniyle bunun bugüne dek geniş ölçekli bir madenciliğe dönüşmediği belirtiliyor.
Grönland’ın kaynak çeşitliliği, jeolojide kaynak oluşumunu tetikleyen üç büyük süreçle ilişkilendiriliyor: dağ oluşumu, kıtasal yarılma/gerilme (rifting) ve volkanik faaliyet. Bu üç “reçetenin” aynı bölgede bir araya gelmesi, hem metaller hem de kritik hammaddeler açısından sıra dışı bir tablo yaratıyor.
Dağ oluşumu dönemlerinde kabuk kırılıp çatladıkça, fay ve kırık zonlarına altın ve değerli taşların (örneğin yakut) yerleşebildiği anlatılıyor. Riftting dönemleri ise özellikle petrol-gaz sistemleri için uygun jeolojik “havzalar” oluşturabiliyor. Volkanik geçmiş de nadir toprak elementleri gibi kritik hammaddelerin oluşumunda rol oynayabiliyor.
KRİTİK HAMMADDE YARIŞI
Enerji dönüşümünün “gizli kahramanları” olarak görülen nadir toprak elementleri (NTE), rüzgâr türbinlerinden elektrikli araç motorlarına, yüksek sıcaklıkta çalışan mıknatıslara kadar pek çok alanda kritik. Bu nedenle NTE arzı, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda jeopolitik bir konu haline gelmiş durumda.
Araştırmalar, Grönland’da buz altında kalan bazı NTE yataklarının hacim olarak dünyanın en büyükleri arasında olabileceğini ve pil/elektronik üretimi için ciddi bir potansiyel taşıyabileceğini öne sürüyor. Özellikle disprozyum ve neodimyum gibi bulunması zor ve stratejik elementlerde, buz altındaki rezervlerin gelecekteki küresel talebin dörtte birinden fazlasını karşılayabilecek ölçekte olabileceği iddia ediliyor. Bu iki element için verilen toplam büyüklük tahmini de yaklaşık 40 milyon ton seviyesinde anılıyor.
Buna ek olarak grafit de dikkat çeken başlıklardan biri. Çünkü lityum pillerin üretiminde önemli bir bileşen olan grafitin, Grönland’da “yetersiz araştırılmış” bir kaynak olabileceği değerlendiriliyor. Yani nadir toprak elementleri kadar popüler konuşulmasa da, enerji dönüşümünün başka bir kritik malzemesinde de sürpriz bir potansiyel bulunduğu düşünülüyor.
MALİYET VE ÇEVRE BASKISI
Tablonun en çarpıcı kısmı ise “iklim” ile “madencilik” arasındaki ikilem. Grönland’da 1995’ten bu yana Arnavutluk büyüklüğünde bir alanın eridiği ve bu eğilimin, küresel emisyonlar hızla düşmezse artabileceği vurgulanıyor. Buzlar çekildikçe yer altı kaynaklarına erişim ihtimali büyüyor; fakat aynı süreç deniz seviyesini yükselterek kıyı yerleşimlerini tehdit ediyor ve bakir doğa üzerinde baskı yaratıyor.
Teknoloji tarafında ise yer radarı gibi yöntemlerle, 2 km kalınlığa kadar buzun altındaki ana kaya topoğrafyasının daha net haritalanabildiği; bunun da olası maden sahalarına dair ipuçları verdiği belirtiliyor. Yine de buz altında arama yavaş ilerliyor. “Çıkarmak” ise daha büyük bir soru işareti: Yalnızca bulunabilirlik değil, çıkarımın çevresel etkisi ve uzun vadeli sürdürülebilirliği de tartışmanın merkezinde.
Grönland’da madencilik ve kaynak çıkarım faaliyetlerinin 1970’lerden bu yana kapsamlı yasal çerçevelerle sıkı biçimde düzenlendiği aktarılıyor. Ancak hem enerji dönüşümünün hızlanması hem de büyük ekonomilerin tedarik zincirlerini güvenceye alma isteği, önümüzdeki yıllarda “daha fazla lisans, daha hızlı arama” yönünde baskı yaratabilir. Özellikle ABD’nin Grönland’ın geleceğine dönük artan ilgisinin bu tartışmaları büyütebileceği konuşuluyor.
Sonuç olarak Grönland, bir yandan enerji dönüşümünün ihtiyaç duyduğu kritik hammaddeler için umut vaat eden bir “stratejik depo” gibi görülüyor; diğer yandan da iklim krizinin en hassas cephelerinden biri. Önümüzdeki dönemde temel soru giderek netleşiyor: Buzun altındaki servet, enerji dönüşümünü hızlandırmak için mi çıkarılacak; yoksa iklim ve doğa maliyeti nedeniyle frene mi basılacak?




